Çok Katmanlı Bir Üretimin Dağılmış Parçaları
Melis Cankara ve Orkun Dayıoğlu
27 Şubat 2026
Ayla Karacabey New York’ta
Salt Araştırma, Ayla Karacabey Arşivi
Salt Araştırma, Ayla Karacabey Arşivi
Mimar ve bağımsız araştırmacı Melis Cankara ile Salt’tan Orkun Dayıoğlu’nun hazırladığı, mimarlık alanında kadın emeği ve temsil biçimlerini ele alan yazı dizisinin üçüncü bölümü, Salt Araştırma Mimarlık Arşivi’ndeki belgelere eğiliyor. Yazının odağında, yakın zamanda erişime açılan Ayla Karacabey Arşivi yer alıyor. Koleksiyondaki fotoğraflar üzerinden Karacabey’in (1935–2012) çok yönlü mimarlık pratiğine ayrıntılı bir bakış sunan yazı, temsiliyet ve görünürlük ile ilişkili soruları daha geniş bir bağlama yerleştiriyor.
Türkiye’nin 1960-1980 yıllarındaki mimarlık üretimi, Salt Araştırma Mimarlık Arşivi’ndeki belgelerin önemli bir bölümünü oluşturur. Teknik çizim ve eskizlerin kaçınılmaz olarak yoğun olduğu arşivdeki bazı koleksiyonlar farklı belge türlerini içermesiyle öne çıkar. Örneğin Altuğ-Behruz Çinici Arşivi, mektuplaşmalar, dava dilekçeleri, şantiye defterleri gibi yazılı belge grubuyla; Cengiz Bektaş Arşivi, Mavi Yolculuk haritaları, gezi diaları ve muhtelif ses kayıtlarıyla; Nezih Eldem Arşivi, İstanbul ve Anadolu şehirlerine dair fotoğraf albümleriyle; Ali Saim Ülgen Arşivi ise haritalar, gazete kupürleri ve Ülgen’in kişisel notlarıyla dikkat çeker.
Ali Saim Ülgen’in büyük olasılıkla 1954 yılında hazırladığı, “1934–54 yılları arasında Mimarlar Birliği’ne kayıtlı bayan mimarlarımız” başlıklı listede yetmiş iki kadın mimarın adları, mezuniyet yılları ve diploma numaraları sıralanır. “Teşkilatta (İst. Şb.) kaydı bulunan bayan arkadaşların adres listesi” başlığını taşıyan ikinci listede ise bu mimarların adres bilgilerinin konut, büro ve iş adresine göre tasniflendiği görülür. Özellikle iş adresleri aracılığıyla kamu kurumlarında görev yapanların çalışma alanları da görünür hâldedir. Listeye göre yetmiş iki mimardan en az elli ikisinin mesleki hayatlarını üniversitelerde ve İstanbul Belediyesi, Bayındırlık Bakanlığı, Nafia Vekâleti gibi kamu kurumlarında geçirdiği; çok az sayıda mimarın da özel bürolarda aktif olarak mimarlık yaptığı söylenebilir.1
Cumhuriyet’in ilk yıllarında kamu kurumlarında görev alan mimarların yapılı çevrenin oluşumundaki rolleri genel olarak kabul edilse de, bu dönemde faaliyet gösteren kadın mimarların büyük bir bölümü mimarlık tarihi yazımında sınırlı bir görünürlüğe sahiptir. Mimarlık dergileri ile muhtelif yayınlar, ağırlıklı olarak yarışmalara katılan ve mesleki üretimi kamusal mecralarda paylaşılan kısmen dar bir çevreyi temsil eder. Mimarların çalışabileceği kamu kuruluşlarının özel mimarlık bürolarına kıyasla daha fazla sayıda olduğu 1920’ler ile 1960’lar arasında bu sınırlı temsil belirgindir. Dolayısıyla bu koşullarda mesleğe atılan birçok kadın mimarın, dönemin yaygın mimarlık söylemi içinde yeterince yer bulamadığını söylemek yanlış olmaz. Bu görünmezlik, arşiv malzemelerinin sınırlılığıyla da doğru orantılıdır. İstihdam sağlanan kamu kuruluşlarının kurumsal tarihleri, süreklilikleri ve arşivlerin hem sayıca hem de içerik bakımından yetersizliği göz önüne alındığında, bu durum daha da belirgin hâle gelir. Türkiye mimarlık tarihi yazımındaki bu boşluk, Salt Araştırma’daki arşivlerde de açıkça görülür. Nitekim Mimarlık Arşivi’nde yer alan on dokuz koleksiyondan sadece dördü kadın mimarların üretimini içermektedir. Üstelik bu koleksiyonların biri hariç hepsinde mimarların, çalışmalarını eşleriyle ortak yürüttüğü izlenir. Bu durum, kadın mimarların bireysel bir özne olarak mesleki görünürlükleri üzerine düşünmeyi de gerektirir.
Bu genel görünmezlik içinde Ayla Karacabey’in durumu dikkat çekici bir istisna sunar. Karacabey’in mimarlık pratiğine dair bütüncül bir okuma yapmak kolay olmasa da, kişisel üretimi aracılığıyla farklı bir alan görünür hâle gelir: Mimari gözlemcilik. Mesleki ve kişisel üretimin büyük ölçüde kaybolduğu ya da izlenemediği bu kuşak içinde Karacabey’in çektiği fotoğrafların—bilinçli bir arşivleme pratiği ya da rastlantısal bir süreklilik sonucu—varlığını korumuş olması, mimarlıkla kurduğu ilişkiyi farklı bir düzlemde değerlendirmeyi mümkün kılar. Bunun yanında, arşivin yaklaşık 1.500 fotoğraftan oluşan kısmının ikinci el pazarlarından çeşitli araştırmacıların eline geçmesi ve sonraki süreçte Salt Araştırma’ya bağışlanması manidardır.2
1954 yılında İstanbul Amerikan Kız Koleji’nden mezun olan Ayla Karacabey, eğitimine New York’taki Vassar College’da devam eder. Kentsel tasarım alanındaki yüksek tahsilini önce 1960 yılında Harvard Üniversitesi’nde, sonra 1973 yılında Columbia Üniversitesi’nde tamamlar. Marcel Breuer ve Edward L. Barnes gibi dönemin öne çıkan mimarlarının yanında çalışır. Bir süre sonra Türkiye’ye dönen Karacabey, Yeditepe Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin kurucu kadrosunda yer alır; 2005’ten 2012’deki vefatına kadar aynı kurumda eğitimci olarak çalışır.

Karacabey’in ABD yıllarından 1980’lere uzanan arşivi ise mimari gözlemciliğe yaklaşımını ortaya koyar. Tüm dünyanın değişim sürecinde olduğu savaş sonrası dönemde, özellikle ABD’de görülen teknolojik gelişimin mimarlık pratiğine nasıl yansıdığı bile Karacabey’in bu dönemde çektiği fotoğraflar ve gözlemciliği sayesinde izlenebilir.
Karacabey’in eğitim ve mesleki hayatının önemli bir kısmı New York’ta geçer. Mimarlık eğitimi aldığı ve kariyerine başladığı 1950’lerin ikinci yarısında, ABD’nin büyük şehirlerinde hâlihazırda popüler olan ve dünya genelinde yeniden yükselişe geçen modernizmin etkileri New York şehrinde de görünür. Beton, çelik, cam ve bronz malzeme kullanımı, sade ve keskin hatlı tasarım kararlarıyla öne çıkan üslup, şehrin silüetinde yer edinen yüksek yapılarda kendini gösterir. Savaş sonrası dönemin öne çıkan mimarları Ludwig Mies van der Rohe ve Louis Sullivan tarafından tasarlanan Seagram Building, bu dönemin sembol yapılarından biri hâline gelir. Karacabey’in arşivinde, 20. yüzyılın ikinci yarısına benzer bağlamda damga vuran nice yapının tasarlanıp uygulandığı Park Avenue’dan birçok görsel bulunur. Fotoğrafların çekildiği tarih tam olarak bilinmemekle birlikte, Karacabey’in 1976 yılında kurduğu mimarlık ofisinin de Seagram Building içinde olması dikkat çeker.3

ABD’de 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında yapısal dürüstlüğe, malzemenin doğasına ve işlevsel organizasyona dayalı yeni yaklaşımlar, 1950’lerin modernizmi için de önemli bir referans noktası oluşturur. Yıllar içinde evrilen ve yapıyı bulunduğu peyzajla, iklimle, yerel ihtiyaçlarla ilişkilendiren bu anlayış, soyut ve tektipleştirici modernist estetiğe eleştirel bir zemin hazırlar; bağlamı merkeze alan daha yerelci yaklaşımlar ortaya çıkar. Meral Ekincioğlu ile Pelin Karaçar’ın belirttiği üzere, Ayla Karacabey’in mimari projelerinde bu yerelci ve interdisipliner yaklaşımların izi sürülebilir:
“[…] Karacabey’in mimarlık ve kentsel tasarıma yönelik disiplinlerarası yaklaşımı, farklı ihtiyaçları gözeterek yapıları fiziksel, kültürel, sosyoekonomik ve tarihsel çevreleriyle birlikte ele alan bütüncül bir çabayı vurgular. Virginia Tech bünyesindeki The International Archive of Women in Architecture (IAWA) arşivinde yer alan projeleri, onun disiplinlerarası tasarım anlayışının mekân kurma (place-making), çevresel sorumluluk, kullanıcılar arasında sosyalleşme ve irtibatı mümkün kılan ‘sosyal altyapıların’ üretimi, toplu taşıma ağları, yaya trafiği ve ekonomik uygulanabilirlik gibi unsurları bir araya getirerek nitelikli bir yapılı çevre oluşturmayı hedeflediğini açıkça ortaya koymaktadır.”4
Malzeme kullanımı, yerel bağlamı dikkate alması ve mekân tasarımındaki çeşitliliğiyle dikkat çeken Frank Lloyd Wright’ın yapılarına dair birçok fotoğraf bulunması bu anlamda şaşırtıcı değildir. Yerelliği yeniden yorumlayan mimarların yanında, 1950’li yıllardan itibaren çelik ve beton teknolojilerindeki hızlı gelişmelerle birlikte yeni malzemeleri esnek biçimlerde kullanmasıyla öne çıkan Paul Rudolph ve Eero Saarinen, bu deneyselliğin önemli aktörleri olur. Mimarlık tarihi yazımının henüz 20. yüzyıla bakmadığı yıllarda Karacabey’in bu denemelere dair gözlemlerinin çektiği fotoğraflara yansıması ve içinde yaşadığı dönemi belgelemesi, kendisinin bu projelerin barındırdığı söylemlerin farkında oluşunu gösterir.




1970’li ve 1980’li yıllarda Türkiye’deki mimarlık ortamıyla ilişkisini sağlamlaştıran mimarın çeşitli yarışmalara katıldığı görülür. 1970’te Doruk Pamir ile birlikte Side Uluslararası Turizm Planlama Yarışması’na katılır; 1971’de Aptullah Kuran ile birlikte Bakırköy Salgın ve Tropikal Hastalıklar Hastanesi’ni tasarlar. 1987’de, birincilik ödülünün Vedat Dalokay’a verildiği Taksim Kentsel Tasarım Yarışması’nda mansiyon ödülü alır. Bir taraftan da, 20. yüzyılın ikinci yarısında öne çıkan bazı yapıları yerinde gözlemler. Altuğ Çinici ve Behruz Çinici tasarımı Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Enver Tokyay tasarımı Emek İş Hanı gibi dönemin güncel yapıları, Karacabey’in arşivinde yer alır. Yüksek ihtimalle 1960’lara tarihlenen fotoğraflardan birinde görülen, Sedad Hakkı Eldem tasarımı Hindistan Büyükelçilik Konutu ve henüz düzenlenmemiş Botanik Parkı arazisi, uygulama süreci devam eden bir yapıyı gözlemlemeye çalıştığının göstergesi de sayılabilir.

20. yüzyıla damgasını vuran yapıların yanında, Karacabey’in seyahat fotoğrafları da azımsanmayacak sayıdadır. Güney Amerika’dan Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yapılan seyahatlerden kalan görseller mekânı, yapılı çevreyi ve kültürel bağlamları izleyen bir bakışın tamamlayıcı ögeleridir. Arşivde yer alan fotoğrafların tümü, Karacabey’in mekânı algılama ve belgeleme biçimini açık ve net bir şekilde görünür kılar.
Peki, Karacabey’in Bursa’da başlayıp İstanbul Amerikan Kız Koleji’ne, oradan ABD’de Vassar College ile Harvard ve Columbia üniversitelerine uzanan başarı dolu hikâyesi bize başka neler söyler? Soyadından da anlaşılacağı üzere Bursa’nın önde gelen ailelerinden birine mensup olan Karacabey, yaşadığı dönem içinde çok az kadının sahip olabildiği imkânları iyi değerlendirerek, oldukça parlak bir eğitim hayatıyla temellendirdiği mimari kariyerinde çok yönlü bir pratik geliştirmiştir. 20. yüzyılın kritik eşiklerinde, dönemin dünyaca ünlü aktörlerinin ofislerinde başlayan meslek yaşamı bir süre sonra kendi ofisinde, ABD, Avrupa ve Türkiye’de çeşitli uygulama projeleri ve yarışmalarla sürmüş; Türkiye’de kurucu kadrosunda yer aldığı bir mimarlık fakültesinde eğitimci olarak son bulmuştur. Dolayısıyla Karacabey’in ofis çalışanı, ofis sahibi, yarışmacı, eğitimci gibi mimarlığın farklı veçhelerini deneyimlemiş; üstelik bunların önemli bir kısmını da dünyanın muteber kurumlarında gerçekleştirmiş az sayıda mimardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Biraz daha ileri giderek, kamu görevi veya yayıncılık haricinde, yaşadığı dönem içinde tecrübe edebileceği hemen her türlü mimari üretime aktif olarak katılmış bir figür olduğunu da düşünebiliriz. Öyleyse, Salt’ın Ayla Karacabey Arşivi’nde niçin sadece dönemin önemli yapılarının fotoğrafları var? Çektiği fotoğrafları sistematik bir şekilde arşivleyen Karacabey’in projeleri nerede olabilir ve Karacabey hakkında neden bu kadar az bilgiye sahibiz?
Hiç şüphesiz, Ayla Karacabey’in Türkiye dışında eğitim almış olması ve mesleki faaliyetlerini ağırlıklı olarak ABD’de sürdürmesi, mimarın izini takip etmeyi güçleştirir. Bu nedenle Karacabey, Türkiye’deki mimarlık fakülteleri ve meslek örgütlerinin kayıtlarına dayanan araştırmalarda ya da Ali Saim Ülgen’in hazırladığı küçük ama önemli listede yer almaz. Buna karşın, 1970 sonrasında Türkiye ile bağlantılı çalışmaları dönemin mimarlık yayınlarında izlenir. Mimarın mesleki kariyerine ilişkin derlenmiş bilgilere ise Meral Ekincioğlu ve Pelin Karaçar’ın çalışmaları aracılığıyla ulaşmak mümkündür. Ekincioğlu, Karacabey üzerine kaleme aldığı ilk makalesinde Virginia Tech bünyesindeki The International Archive of Women in Architecture’da [Mimarlıkta Kadınların Uluslararası Arşivi] (IAWA)5 bulunan belgelerden hareketle, mimarın 1962–1973 yıllarında tasarladığı üç projeye ve Marcel Breuer’in ofisinde çalıştığı bir projeye yer verir.6 Söz konusu arşiv kaydının, Karacabey’in bir süre sonra biten evliliği süresince kullandığı Chatfield soyadıyla tutulmuş olması, mimarın izini sürerken karşılaşılan bir başka kesinti olarak karşımıza çıkar.
Ekincioğlu ve Karaçar’ın birlikte kaleme aldıkları makalede, aynı arşivde yer alan ve birinin tasarımı Ayla Karacabey’e ait olan iki projeye daha değinilir.7 Ancak yazarlar, Karacabey’in Edward L. Barnes and Associates tarafından tasarlanan Potsdam’daki New York Eyalet Üniversitesi (SUNY Potsdam) projesinde çalışıp çalışmadığı konusunda, The American Institute of Architects’teki [Amerikan Mimarlar Enstitüsü] (AIA) özgeçmişi dışında herhangi bir kaynağa ulaşamadıkları için kesin bir yargıya varamadıklarını belirtirler. Bu belirsizlik, mimarlık pratiğinde yaygın bir başka soruna işaret eder: Ofis çalışanlarının isimlerinin projelere ait resmî belgelerde çoğu zaman yer almaması. Bu durum yalnızca kadın mimarların değil, tüm ofis çalışanlarının görünürlüğünü etkileyen yapısal bir meseledir. Ancak başa dönecek olursak, Salt’ın arşiv koleksiyonlarında yalnızca dört kadın mimarın üretiminin yer alması, başlı başına sorunun kendisine işaret etmez mi? Bu ofislerde kadın mimarların hiç çalışmamış olması gerçekten mümkün mü?
Niceliği ölçüt, çokluğu başarı sayan günümüz akademik yaklaşımıyla sadece sayacak mıyız kadın mimarları? İsimlerine ya da nüfus kâğıtlarındaki cinsiyet bilgilerine bakarak bu ayrımı yapmakta hiç mi sorun yok? Projelerini ve üretimlerini “kadın mimar” olmaları bağlamının dışında tartışamadıkça yeni yıldızlar üretmiş olmayacak mıyız? Bu noktada sorun, görünürlükten ziyade, görünürlüğü nasıl tanımladığımızda ve hangi araçlarla aradığımızda yatıyor olabilir mi?
Bu sorular çerçevesinde Ayla Karacabey’in arşivi, kendi kuşağındaki kadın mimarların mesleki varlığının neden çoğunlukla görünmez kaldığını tartışmak ve bu görünmezliği aşan alternatif üretim biçimlerini düşünmek için anlamlı bir örnek sunar. Sahip olduğu tüm imkânlara ve üretim çeşitliliğine rağmen Ayla Karacabey’den geriye kalan belgelerin bu denli parçalı ve sınırlı olması, meselenin münferit değil, yapısal olduğunu gösterir. Öte yandan üretken bir mimarın çok katmanlı arşivinin dağılmış olması, uzun ve zahmetli bir mesleki yolculuğun sonunda “okyanusu aşıp derede boğulmak” deyişini de anımsatır.
- - -
Melis Cankara, mimarlık tarihi, göç, arşivcilik, tasarım, toplumsal cinsiyet alanlarında disiplinlerarası çalışmalar yapan bir mimar ve bağımsız araştırmacıdır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinin neden olduğu mekânsal dönüşümlere odaklanan doktora sonrası araştırmalarını Girit Üniversitesi, IMS-FORTH, ELIAMEP gibi kurumlarda yürüttü. Akademik çalışmaları, aralarında Yunanistan Devlet Bursları Vakfı (IKY), TÜBİTAK, American Research Institute in Turkey (ARIT) ve Onassis Foundation’ın bulunduğu çeşitli kurumlar tarafından desteklendi. 2025 yılında Hrant Dink Vakfı tarafından düzenlenen Azınlık Hakları Akademisi’ni tamamlayan Cankara, araştırma, editörlük ve mimarlık pratiklerinin yanı sıra iştirakçisi olduğu Manifold iş birliğiyle meme kanseri farkındalığı için başlattıkları “Me Projesi”ni yürütmektedir.
Orkun Dayıoğlu, mimarlık tarihçisi. Salt’ta Arşiv Sorumlusu olarak mimarlık arşivlerinin erişime açılması için gerekli süreçleri ve araştırmaları yürütmektedir. Yüksek lisansını tamamladığı İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Tarihi Programı’nda doktora eğitimine devam etmektedir. Akademik çalışmalarının yanı sıra Betonart, Yapı, Mimarlık, Manifold gibi yayınlarda yer alan yazılarında, 20. yüzyıl Türkiye ve Avrupa mimarlığı ile mimarlık alanındaki mesleki ve kişisel arşivlere odaklanmaktadır.
Türkiye’nin 1960-1980 yıllarındaki mimarlık üretimi, Salt Araştırma Mimarlık Arşivi’ndeki belgelerin önemli bir bölümünü oluşturur. Teknik çizim ve eskizlerin kaçınılmaz olarak yoğun olduğu arşivdeki bazı koleksiyonlar farklı belge türlerini içermesiyle öne çıkar. Örneğin Altuğ-Behruz Çinici Arşivi, mektuplaşmalar, dava dilekçeleri, şantiye defterleri gibi yazılı belge grubuyla; Cengiz Bektaş Arşivi, Mavi Yolculuk haritaları, gezi diaları ve muhtelif ses kayıtlarıyla; Nezih Eldem Arşivi, İstanbul ve Anadolu şehirlerine dair fotoğraf albümleriyle; Ali Saim Ülgen Arşivi ise haritalar, gazete kupürleri ve Ülgen’in kişisel notlarıyla dikkat çeker.
Ali Saim Ülgen’in büyük olasılıkla 1954 yılında hazırladığı, “1934–54 yılları arasında Mimarlar Birliği’ne kayıtlı bayan mimarlarımız” başlıklı listede yetmiş iki kadın mimarın adları, mezuniyet yılları ve diploma numaraları sıralanır. “Teşkilatta (İst. Şb.) kaydı bulunan bayan arkadaşların adres listesi” başlığını taşıyan ikinci listede ise bu mimarların adres bilgilerinin konut, büro ve iş adresine göre tasniflendiği görülür. Özellikle iş adresleri aracılığıyla kamu kurumlarında görev yapanların çalışma alanları da görünür hâldedir. Listeye göre yetmiş iki mimardan en az elli ikisinin mesleki hayatlarını üniversitelerde ve İstanbul Belediyesi, Bayındırlık Bakanlığı, Nafia Vekâleti gibi kamu kurumlarında geçirdiği; çok az sayıda mimarın da özel bürolarda aktif olarak mimarlık yaptığı söylenebilir.1
Cumhuriyet’in ilk yıllarında kamu kurumlarında görev alan mimarların yapılı çevrenin oluşumundaki rolleri genel olarak kabul edilse de, bu dönemde faaliyet gösteren kadın mimarların büyük bir bölümü mimarlık tarihi yazımında sınırlı bir görünürlüğe sahiptir. Mimarlık dergileri ile muhtelif yayınlar, ağırlıklı olarak yarışmalara katılan ve mesleki üretimi kamusal mecralarda paylaşılan kısmen dar bir çevreyi temsil eder. Mimarların çalışabileceği kamu kuruluşlarının özel mimarlık bürolarına kıyasla daha fazla sayıda olduğu 1920’ler ile 1960’lar arasında bu sınırlı temsil belirgindir. Dolayısıyla bu koşullarda mesleğe atılan birçok kadın mimarın, dönemin yaygın mimarlık söylemi içinde yeterince yer bulamadığını söylemek yanlış olmaz. Bu görünmezlik, arşiv malzemelerinin sınırlılığıyla da doğru orantılıdır. İstihdam sağlanan kamu kuruluşlarının kurumsal tarihleri, süreklilikleri ve arşivlerin hem sayıca hem de içerik bakımından yetersizliği göz önüne alındığında, bu durum daha da belirgin hâle gelir. Türkiye mimarlık tarihi yazımındaki bu boşluk, Salt Araştırma’daki arşivlerde de açıkça görülür. Nitekim Mimarlık Arşivi’nde yer alan on dokuz koleksiyondan sadece dördü kadın mimarların üretimini içermektedir. Üstelik bu koleksiyonların biri hariç hepsinde mimarların, çalışmalarını eşleriyle ortak yürüttüğü izlenir. Bu durum, kadın mimarların bireysel bir özne olarak mesleki görünürlükleri üzerine düşünmeyi de gerektirir.
Bu genel görünmezlik içinde Ayla Karacabey’in durumu dikkat çekici bir istisna sunar. Karacabey’in mimarlık pratiğine dair bütüncül bir okuma yapmak kolay olmasa da, kişisel üretimi aracılığıyla farklı bir alan görünür hâle gelir: Mimari gözlemcilik. Mesleki ve kişisel üretimin büyük ölçüde kaybolduğu ya da izlenemediği bu kuşak içinde Karacabey’in çektiği fotoğrafların—bilinçli bir arşivleme pratiği ya da rastlantısal bir süreklilik sonucu—varlığını korumuş olması, mimarlıkla kurduğu ilişkiyi farklı bir düzlemde değerlendirmeyi mümkün kılar. Bunun yanında, arşivin yaklaşık 1.500 fotoğraftan oluşan kısmının ikinci el pazarlarından çeşitli araştırmacıların eline geçmesi ve sonraki süreçte Salt Araştırma’ya bağışlanması manidardır.2
1954 yılında İstanbul Amerikan Kız Koleji’nden mezun olan Ayla Karacabey, eğitimine New York’taki Vassar College’da devam eder. Kentsel tasarım alanındaki yüksek tahsilini önce 1960 yılında Harvard Üniversitesi’nde, sonra 1973 yılında Columbia Üniversitesi’nde tamamlar. Marcel Breuer ve Edward L. Barnes gibi dönemin öne çıkan mimarlarının yanında çalışır. Bir süre sonra Türkiye’ye dönen Karacabey, Yeditepe Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin kurucu kadrosunda yer alır; 2005’ten 2012’deki vefatına kadar aynı kurumda eğitimci olarak çalışır.
Ayla Karacabey, Harvard Üniversitesi’ndeki mezuniyet töreninde, 1960
Karacabey’in ABD yıllarından 1980’lere uzanan arşivi ise mimari gözlemciliğe yaklaşımını ortaya koyar. Tüm dünyanın değişim sürecinde olduğu savaş sonrası dönemde, özellikle ABD’de görülen teknolojik gelişimin mimarlık pratiğine nasıl yansıdığı bile Karacabey’in bu dönemde çektiği fotoğraflar ve gözlemciliği sayesinde izlenebilir.
Karacabey’in eğitim ve mesleki hayatının önemli bir kısmı New York’ta geçer. Mimarlık eğitimi aldığı ve kariyerine başladığı 1950’lerin ikinci yarısında, ABD’nin büyük şehirlerinde hâlihazırda popüler olan ve dünya genelinde yeniden yükselişe geçen modernizmin etkileri New York şehrinde de görünür. Beton, çelik, cam ve bronz malzeme kullanımı, sade ve keskin hatlı tasarım kararlarıyla öne çıkan üslup, şehrin silüetinde yer edinen yüksek yapılarda kendini gösterir. Savaş sonrası dönemin öne çıkan mimarları Ludwig Mies van der Rohe ve Louis Sullivan tarafından tasarlanan Seagram Building, bu dönemin sembol yapılarından biri hâline gelir. Karacabey’in arşivinde, 20. yüzyılın ikinci yarısına benzer bağlamda damga vuran nice yapının tasarlanıp uygulandığı Park Avenue’dan birçok görsel bulunur. Fotoğrafların çekildiği tarih tam olarak bilinmemekle birlikte, Karacabey’in 1976 yılında kurduğu mimarlık ofisinin de Seagram Building içinde olması dikkat çeker.3
Park Avenue’daki yapılar, New York
Solda: 1918’de tamamlanan Union Club of the City of New York (önde); 1951’de Skidmore, Owings & Merrill tarafından tasarlanan ve New York’ta cam ve çelik malzemeyle “perde duvar” konstrüksiyon sistemi kullanılarak inşa edilen ilk yapı Lever House (arkada)
Sağda: 1958’de Ludwig Mies van der Rohe ve Louis Sullivan tarafından tasarlanan Seagram Building
Solda: 1918’de tamamlanan Union Club of the City of New York (önde); 1951’de Skidmore, Owings & Merrill tarafından tasarlanan ve New York’ta cam ve çelik malzemeyle “perde duvar” konstrüksiyon sistemi kullanılarak inşa edilen ilk yapı Lever House (arkada)
Sağda: 1958’de Ludwig Mies van der Rohe ve Louis Sullivan tarafından tasarlanan Seagram Building
ABD’de 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında yapısal dürüstlüğe, malzemenin doğasına ve işlevsel organizasyona dayalı yeni yaklaşımlar, 1950’lerin modernizmi için de önemli bir referans noktası oluşturur. Yıllar içinde evrilen ve yapıyı bulunduğu peyzajla, iklimle, yerel ihtiyaçlarla ilişkilendiren bu anlayış, soyut ve tektipleştirici modernist estetiğe eleştirel bir zemin hazırlar; bağlamı merkeze alan daha yerelci yaklaşımlar ortaya çıkar. Meral Ekincioğlu ile Pelin Karaçar’ın belirttiği üzere, Ayla Karacabey’in mimari projelerinde bu yerelci ve interdisipliner yaklaşımların izi sürülebilir:
“[…] Karacabey’in mimarlık ve kentsel tasarıma yönelik disiplinlerarası yaklaşımı, farklı ihtiyaçları gözeterek yapıları fiziksel, kültürel, sosyoekonomik ve tarihsel çevreleriyle birlikte ele alan bütüncül bir çabayı vurgular. Virginia Tech bünyesindeki The International Archive of Women in Architecture (IAWA) arşivinde yer alan projeleri, onun disiplinlerarası tasarım anlayışının mekân kurma (place-making), çevresel sorumluluk, kullanıcılar arasında sosyalleşme ve irtibatı mümkün kılan ‘sosyal altyapıların’ üretimi, toplu taşıma ağları, yaya trafiği ve ekonomik uygulanabilirlik gibi unsurları bir araya getirerek nitelikli bir yapılı çevre oluşturmayı hedeflediğini açıkça ortaya koymaktadır.”4
Malzeme kullanımı, yerel bağlamı dikkate alması ve mekân tasarımındaki çeşitliliğiyle dikkat çeken Frank Lloyd Wright’ın yapılarına dair birçok fotoğraf bulunması bu anlamda şaşırtıcı değildir. Yerelliği yeniden yorumlayan mimarların yanında, 1950’li yıllardan itibaren çelik ve beton teknolojilerindeki hızlı gelişmelerle birlikte yeni malzemeleri esnek biçimlerde kullanmasıyla öne çıkan Paul Rudolph ve Eero Saarinen, bu deneyselliğin önemli aktörleri olur. Mimarlık tarihi yazımının henüz 20. yüzyıla bakmadığı yıllarda Karacabey’in bu denemelere dair gözlemlerinin çektiği fotoğraflara yansıması ve içinde yaşadığı dönemi belgelemesi, kendisinin bu projelerin barındırdığı söylemlerin farkında oluşunu gösterir.
Chicago’da Frank Lloyd Wright’ın tasarladığı Frederick C. Robie House, 1909’da tamamlandı.
Yale Üniversitesi’ndeki William B. Greeley Memorial Laboratory, Paul Rudolph tarafından tasarlandı ve 1957–1959 yıllarında uygulandı.
Yale Üniversitesi’ndeki Ingalls Ice Rink Hokey Pisti, Eero Saarinen tarafından tasarlandı ve 1953–1958 yıllarında uygulandı.
Wellesley College’daki Jewett Arts Center’dan bir merdiven detayı. Paul Rudolph’un tasarladığı yapı, 1955–1958 yıllarında uygulandı.
1970’li ve 1980’li yıllarda Türkiye’deki mimarlık ortamıyla ilişkisini sağlamlaştıran mimarın çeşitli yarışmalara katıldığı görülür. 1970’te Doruk Pamir ile birlikte Side Uluslararası Turizm Planlama Yarışması’na katılır; 1971’de Aptullah Kuran ile birlikte Bakırköy Salgın ve Tropikal Hastalıklar Hastanesi’ni tasarlar. 1987’de, birincilik ödülünün Vedat Dalokay’a verildiği Taksim Kentsel Tasarım Yarışması’nda mansiyon ödülü alır. Bir taraftan da, 20. yüzyılın ikinci yarısında öne çıkan bazı yapıları yerinde gözlemler. Altuğ Çinici ve Behruz Çinici tasarımı Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Enver Tokyay tasarımı Emek İş Hanı gibi dönemin güncel yapıları, Karacabey’in arşivinde yer alır. Yüksek ihtimalle 1960’lara tarihlenen fotoğraflardan birinde görülen, Sedad Hakkı Eldem tasarımı Hindistan Büyükelçilik Konutu ve henüz düzenlenmemiş Botanik Parkı arazisi, uygulama süreci devam eden bir yapıyı gözlemlemeye çalıştığının göstergesi de sayılabilir.
1960’ta Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan ve uygulaması 1968’de tamamlanan Hindistan Büyükelçilik Konutu, Ankara
20. yüzyıla damgasını vuran yapıların yanında, Karacabey’in seyahat fotoğrafları da azımsanmayacak sayıdadır. Güney Amerika’dan Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yapılan seyahatlerden kalan görseller mekânı, yapılı çevreyi ve kültürel bağlamları izleyen bir bakışın tamamlayıcı ögeleridir. Arşivde yer alan fotoğrafların tümü, Karacabey’in mekânı algılama ve belgeleme biçimini açık ve net bir şekilde görünür kılar.
Peki, Karacabey’in Bursa’da başlayıp İstanbul Amerikan Kız Koleji’ne, oradan ABD’de Vassar College ile Harvard ve Columbia üniversitelerine uzanan başarı dolu hikâyesi bize başka neler söyler? Soyadından da anlaşılacağı üzere Bursa’nın önde gelen ailelerinden birine mensup olan Karacabey, yaşadığı dönem içinde çok az kadının sahip olabildiği imkânları iyi değerlendirerek, oldukça parlak bir eğitim hayatıyla temellendirdiği mimari kariyerinde çok yönlü bir pratik geliştirmiştir. 20. yüzyılın kritik eşiklerinde, dönemin dünyaca ünlü aktörlerinin ofislerinde başlayan meslek yaşamı bir süre sonra kendi ofisinde, ABD, Avrupa ve Türkiye’de çeşitli uygulama projeleri ve yarışmalarla sürmüş; Türkiye’de kurucu kadrosunda yer aldığı bir mimarlık fakültesinde eğitimci olarak son bulmuştur. Dolayısıyla Karacabey’in ofis çalışanı, ofis sahibi, yarışmacı, eğitimci gibi mimarlığın farklı veçhelerini deneyimlemiş; üstelik bunların önemli bir kısmını da dünyanın muteber kurumlarında gerçekleştirmiş az sayıda mimardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Biraz daha ileri giderek, kamu görevi veya yayıncılık haricinde, yaşadığı dönem içinde tecrübe edebileceği hemen her türlü mimari üretime aktif olarak katılmış bir figür olduğunu da düşünebiliriz. Öyleyse, Salt’ın Ayla Karacabey Arşivi’nde niçin sadece dönemin önemli yapılarının fotoğrafları var? Çektiği fotoğrafları sistematik bir şekilde arşivleyen Karacabey’in projeleri nerede olabilir ve Karacabey hakkında neden bu kadar az bilgiye sahibiz?
Hiç şüphesiz, Ayla Karacabey’in Türkiye dışında eğitim almış olması ve mesleki faaliyetlerini ağırlıklı olarak ABD’de sürdürmesi, mimarın izini takip etmeyi güçleştirir. Bu nedenle Karacabey, Türkiye’deki mimarlık fakülteleri ve meslek örgütlerinin kayıtlarına dayanan araştırmalarda ya da Ali Saim Ülgen’in hazırladığı küçük ama önemli listede yer almaz. Buna karşın, 1970 sonrasında Türkiye ile bağlantılı çalışmaları dönemin mimarlık yayınlarında izlenir. Mimarın mesleki kariyerine ilişkin derlenmiş bilgilere ise Meral Ekincioğlu ve Pelin Karaçar’ın çalışmaları aracılığıyla ulaşmak mümkündür. Ekincioğlu, Karacabey üzerine kaleme aldığı ilk makalesinde Virginia Tech bünyesindeki The International Archive of Women in Architecture’da [Mimarlıkta Kadınların Uluslararası Arşivi] (IAWA)5 bulunan belgelerden hareketle, mimarın 1962–1973 yıllarında tasarladığı üç projeye ve Marcel Breuer’in ofisinde çalıştığı bir projeye yer verir.6 Söz konusu arşiv kaydının, Karacabey’in bir süre sonra biten evliliği süresince kullandığı Chatfield soyadıyla tutulmuş olması, mimarın izini sürerken karşılaşılan bir başka kesinti olarak karşımıza çıkar.
Ekincioğlu ve Karaçar’ın birlikte kaleme aldıkları makalede, aynı arşivde yer alan ve birinin tasarımı Ayla Karacabey’e ait olan iki projeye daha değinilir.7 Ancak yazarlar, Karacabey’in Edward L. Barnes and Associates tarafından tasarlanan Potsdam’daki New York Eyalet Üniversitesi (SUNY Potsdam) projesinde çalışıp çalışmadığı konusunda, The American Institute of Architects’teki [Amerikan Mimarlar Enstitüsü] (AIA) özgeçmişi dışında herhangi bir kaynağa ulaşamadıkları için kesin bir yargıya varamadıklarını belirtirler. Bu belirsizlik, mimarlık pratiğinde yaygın bir başka soruna işaret eder: Ofis çalışanlarının isimlerinin projelere ait resmî belgelerde çoğu zaman yer almaması. Bu durum yalnızca kadın mimarların değil, tüm ofis çalışanlarının görünürlüğünü etkileyen yapısal bir meseledir. Ancak başa dönecek olursak, Salt’ın arşiv koleksiyonlarında yalnızca dört kadın mimarın üretiminin yer alması, başlı başına sorunun kendisine işaret etmez mi? Bu ofislerde kadın mimarların hiç çalışmamış olması gerçekten mümkün mü?
Niceliği ölçüt, çokluğu başarı sayan günümüz akademik yaklaşımıyla sadece sayacak mıyız kadın mimarları? İsimlerine ya da nüfus kâğıtlarındaki cinsiyet bilgilerine bakarak bu ayrımı yapmakta hiç mi sorun yok? Projelerini ve üretimlerini “kadın mimar” olmaları bağlamının dışında tartışamadıkça yeni yıldızlar üretmiş olmayacak mıyız? Bu noktada sorun, görünürlükten ziyade, görünürlüğü nasıl tanımladığımızda ve hangi araçlarla aradığımızda yatıyor olabilir mi?
Bu sorular çerçevesinde Ayla Karacabey’in arşivi, kendi kuşağındaki kadın mimarların mesleki varlığının neden çoğunlukla görünmez kaldığını tartışmak ve bu görünmezliği aşan alternatif üretim biçimlerini düşünmek için anlamlı bir örnek sunar. Sahip olduğu tüm imkânlara ve üretim çeşitliliğine rağmen Ayla Karacabey’den geriye kalan belgelerin bu denli parçalı ve sınırlı olması, meselenin münferit değil, yapısal olduğunu gösterir. Öte yandan üretken bir mimarın çok katmanlı arşivinin dağılmış olması, uzun ve zahmetli bir mesleki yolculuğun sonunda “okyanusu aşıp derede boğulmak” deyişini de anımsatır.
Melis Cankara, mimarlık tarihi, göç, arşivcilik, tasarım, toplumsal cinsiyet alanlarında disiplinlerarası çalışmalar yapan bir mimar ve bağımsız araştırmacıdır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinin neden olduğu mekânsal dönüşümlere odaklanan doktora sonrası araştırmalarını Girit Üniversitesi, IMS-FORTH, ELIAMEP gibi kurumlarda yürüttü. Akademik çalışmaları, aralarında Yunanistan Devlet Bursları Vakfı (IKY), TÜBİTAK, American Research Institute in Turkey (ARIT) ve Onassis Foundation’ın bulunduğu çeşitli kurumlar tarafından desteklendi. 2025 yılında Hrant Dink Vakfı tarafından düzenlenen Azınlık Hakları Akademisi’ni tamamlayan Cankara, araştırma, editörlük ve mimarlık pratiklerinin yanı sıra iştirakçisi olduğu Manifold iş birliğiyle meme kanseri farkındalığı için başlattıkları “Me Projesi”ni yürütmektedir.
Orkun Dayıoğlu, mimarlık tarihçisi. Salt’ta Arşiv Sorumlusu olarak mimarlık arşivlerinin erişime açılması için gerekli süreçleri ve araştırmaları yürütmektedir. Yüksek lisansını tamamladığı İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Tarihi Programı’nda doktora eğitimine devam etmektedir. Akademik çalışmalarının yanı sıra Betonart, Yapı, Mimarlık, Manifold gibi yayınlarda yer alan yazılarında, 20. yüzyıl Türkiye ve Avrupa mimarlığı ile mimarlık alanındaki mesleki ve kişisel arşivlere odaklanmaktadır.
- 1.Salt Araştırma'daki Ali Saim Ülgen Arşivi'nde yer alan listeye dair başka bir inceleme için bkz. Sevince Bayrak, "Hakikatin tasından içtiğimiz sırlar", Salt Blog, 15 Eylül 2023. Erişim tarihi: 20.01.2026, https://saltonline.org/tr/2601.
- 2.Yaklaşık 1.500 adet dia fotoğraftan oluşan arşiv, bir valizin içinde Dolapdere Bitpazarı'ndan satın alındıktan sonra mimar ve araştırmacı Kıvanç Başak'ın eline geçer. Başak, fotoğrafların sahibinin modern mimarlığa olan ilgisinin ve mimari gözlemciliğinin farkına varıp arşivin bir kısmını dijitalleştirerek sosyal medyada paylaşır. Paylaşımın yarattığı etkileşimin sonucunda fotoğrafların sahibinin Karacabey olduğu, ailesi, eski öğrencileri ve çalışma arkadaşları tarafından kanıtlanır. Daha sonraki süreçte arşiv, Z. Arda Karacabey ile Kıvanç Başak tarafından Salt'a bağışlanır. Erişim tarihi: 18.02.2026, https://x.com/kivanc_basak/status/1252134390832009218.
- 3.Ayla Karajabey-Chatfield, Architect P.C., New York Company Search, DOS ID 409268.
- 4.Meral Ekincioglu ve Pelin Karaçar, "A Pioneering Woman in Interdisciplinary Architecture Education and Pedagogy in Türkiye", 8. Uluslararası Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Konferansı, Doğu Akdeniz Üniversitesi Kadın Araştırmaları ve Eğitimi Merkezi, Gazimağusa, 2022.
- 5.Erişim tarihi: 18.02.2026, https://spec.lib.vt.edu/iawa/.
- 6.Meral Ekincioglu, "Uncovering Her Archive: Ayla Karacabey in Postwar Architecture", Routledge Companion to Women in Architecture, ed. Anna Sokolina, New York: Routledge, 2021, ss. 276–286.
- 7.Ekincioglu ve Karaçar, a.g.m.